Deccal (Friedrich Nietzsche)
Deccal, Nietzsche’nin planladığı, dört parçadan oluşan eseri, ‘Tüm Değerlerin Yeniden Değerlendirilmesi’nin ilk ve tek tamamlanmış bölümüdür. “Değerlerin Yeniden Değerlendirilmesi”, Nietzsche’nin “yeni var-oluş değerleri yaratabilmenin başkoşulu olarak gördüğü, ancak varolan değerlerin bütün bütün yıkılmasıyla gerçekleştirilebileceğini düşündüğü felsefe izlencesidir. Kişinin güçsüzlüğünü, köle ruhunu, çileci yaşamın doğruluğuna duyduğu inancı, edilgen yaşantıyı aralıksız pompalayan Hiristiyan ahlakına karşı, kişinin kendisini olurlamasını, genelde bir bütün olarak yaşamı, daha özeldeyse tek tek yaşadıklarını sonuna dek evetlemesini savunan yaratıcı eylem ahlakının ön koşuludur.” Bir başka deyişle, “yerleşik toplumsal kurumlara, geleneksel bakışlara, dinsel buyruklara karşı kişinin kendi değerlerini yaratmasının gereği üstüne” oluşturulmuş bir felsefi duruştur. Deccal, bu bağlamda ‘sert’ bir Hıristiyanlık eleştirisidir.
Nietzsche, “Ahlakın Soykütüğü Üstüne” adlı eserin Üçüncü Çalışma’sında “çileci ideallerin anlamı nedir?” sorusu üzerinde durmaktadır. Ona göre, bu idealler Hıristiyanlığın kökenini oluşturmaktadırlar. Çileci ideal, Hıristiyanlıkta görüldüğü biçimiyle yaşamın küçük görülmesinin hizmetine sunulmuş bir idealdir. Çileci ideal, kendine hakim olmayı, kendini-yadsımayı, özveriyi, yaşam anlayışının merkezine yerleştiren her tür pratiği ifade etmektedir. “Nietzsche’ye göre, çileci bir yaşam tutarsızdır; çünkü yaşamdaki bir şey üzerinde hakimiyet kurma peşinde olan bir istemi değil, yalnızca, yaşamın en temel ve en güçlü koşulları üzerinde egemenlik kurmak isteyen bir istemi ifade eder.”[ii] Çileci idealin kökeni ve anlamı, insanın “kendini nasıl haklı kılacağını, açıklayacağını, evetleyeceğini bilmemesinde” yatmaktadır. İnsanın çektiği acının anlamsızlığına karşı çileci ideal insana anlam sunmaktadır. Böylesi bir anlamın eksikliğinde, “insan yaşamın temel sorusuna bir türlü yanıt veremez: ‘Niçin acı çekiyorum?’ Dolayısıyla, insanlığın tarihinde deneyimlediği sefaleti ve mutsuzluğu açıklayan da, ıstırap çekiyor olma gerçeği değil, ıstırap çekmenin anlamsızlığıdır.”[iii] Çileci ideal, yozlaştırıcı ve tepkisel bir güç isteminin koruyucu içgüdülerinden ortaya çıkmaktadır. Hıristiyanlık dini, acıyı “daha da içe” yöneltip “daha yıkıcı” kılmakta, onu “suç” ile ilişkilendirmektedir. Böylelikle güçsüzün hissettiği “hınç” duygusunun yönü değiştirilmiştir. Bu anlamlandırmanın ikinci aşamasında, Hıristiyanlık, çarmıhta ölmesi de dahil olmak üzere, İsa örneğine getirdiği yorumla, acı çekmeye anlam kazandırmada başarılı olmuştur. “Çarmıha gerilme acının kurtarıcı olabileceğini ve ölümün son olmadığını gösterir.”[iv] Nietzsche’ye göre, Hıristiyan ahlakı “pratik ve teorik nihilizme karşı bulunan büyük panzehir”dir. Ancak, Nietzsche’nin deyimiyle, Tanrı’nın ölümünün ardından yaşanan nihilizmin doğuşuyla birlikte, Hıristiyanlık, bundan böyle uygarlığa var-oluşun kültürel ve etik temellerini sağlamakla başarılı olamamıştır. Ona göre, özellikle, Hıristiyan ahlakı yozlaşmaya (decadence’e) neden olmuştur. Hıristiyanların değerleri, ‘eşitlik’ adına yüce olanın tahrif edilmesidir. Değer yaratmanın hem köle hem de soylu tarzının dünyanın tahrif edilmesiyle sonuçlandığını savlayan Nietzsche’ye göre, köle değerleri, dünyaya karşı işlenmiş bir ‘günah’tır. Buradaki ‘günah’ kavramı Hıristiyanlığın yapmış olduğu tanımdan apayrı olarak, insanın küçültülmesi olarak düşünülmelidir.
Hıristiyanlığın ilkeleri “sevgi”, “komşu sevgisi” ve “merhamet” gibi temel kavramlar çevresinde şekillenmektedirler. Nietzsche’ye göre, “komşu sevgisi” bireyselliği feda etmeyi öngörmektedir. Topluluk çıkarı, sürü içgüdüsünün güçlendirilip, yaygınlaştırılması, “bireysellik” ise “hayatın daha yüksek bir insan türü yaratmadaki deneyinin önünün açık tutulmasıdır.” “Komşunu sev” buyruğu, insanı sadece “bütünün bir fonksiyonu” haline indirgemektedir. İnsanı diğer insanlara bağımlı hale getiren bu anlayış, bireyselliği yok etmektedir. “Komşu”, insanı kendisi ile yüzleşmekten, kendisine yoğunlaşmaktan alıkoyan –ya da koruyan- sürünün ayartıcı unsurudur. Merhamet ise, gücün kullanılmamasının, askıya alınmasının seçilmesi olarak görünmektedir. Oysa, daha derin incelendiğinde, merhametin, güçsüzlüğün maskelenmiş hali olduğu açığa çıkmaktadır. Nietzsche, “Ahlakın Soykütüğü Üstüne” adlı eserinde, eyleyen ve eylem arasında keskin bir ayrım yapmanın bir aldatmaca olduğunu öne sürmektedir. Ona göre, “eyleyen, eyleme eklenmiş uyduruk bir şeydir”, yani gücün uygulanmaması, güçsüzlüğün ta kendisidir. Güçsüzlük, insandaki hayat enerjisinin köreltilmesinin sonucudur. Hıristiyanlığın yaptığı, ruhu dünyevi unsurlardan temizlemek amacıyla hayati içgüdülerin toptan yokedilmesini rasyonalize etmektir. Oysa ki Nietzsche’ye göre, bu içgüdüler, insan var-oluşunun koşullarıdır. “Güçlü duyguları anormal, tehlikeli ve hayvani diye küçük görüp, aklı, bunun tersine yüce ve kutsal görmenin sebebi ise: ‘ihtirasların ve aklın yanlış anlaşılmasından, sanki akıl çeşitli ihtiras ve arzuların ilişkiler sistemi değil de, bağımsız bir varlıkmış gibi; sanki bütün ihtiraslarda bir miktar akıl yokmuş gibi’ kabul edilmesindendir.”[v]
Nietzsche, bu düşüncelerini detaylandırarak açımladığı eseri ‘Deccal’in önsözünde, hedeflediği okur kitlesini betimlemektedir. Onun yazdıklarının anlaşılabilmesinin koşulları, kişinin, korkusuz düşüncenin gelişmesine kendisini adaması, katı-uzlaşmaz bir dürüstlüğe sahip olması, siyasi yaşamı küçük görmesi ve ondan bağımsız olması, faydacılık veya rahatlık düşüncesiyle sulandırılmamış bir hakikat kaygısına sahip olması, yasaklanmış olana yüreklilik göstermesidir. Nietzsche’ye göre, onun gerçek okuyucusu “kendi kendine saygı, kendi kendine sevgi ve kendi kendine karşı koşulsuz bir özgürlük” içinde olmalıdır.
Nietzsche, kendini ve onun türündeki insanları, Pindaros’tan bir alıntı yaparak ‘Hiperborlular’ olarak adlandırır. Bu, onları insanlığın geri kalanından ayıran büyük mesafenin vurgulanmasıdır. “Biz” dediği bu türün mutluluğu keşfettiğini, “binlerce yılın labirentinden çıkışı bulduğunu” ileri sürmektedir. Ona göre, bu keşif, modern insanın asla bulamayacağı bir ‘çıkıştır’. Atılan ilk adım ise ‘İyi’ ve ‘Kötü’nün yeniden değerlendirilmesidir:
“İyi nedir? – İnsanda güç duygusunu, güç istemini, gücün kendisini yükselten her şey.
Kötü nedir? – Zayıflıktan doğan her şey.
Mutluluk nedir? – Gücün büyüdüğü duygusu – bir engelin aşıldığı duygusu.”[vi]
Nietzsche, aynı bölümde kendi yaklaşımının insan sevgisini de açımlamaktadır. Hıristiyanlığın merhamete ve özgeciliğe dayanan “komşu svgisi”ne karşıt olarak, o, zayıfların ve hataların yıkılıp gitmelerini ve insanın bunda etkin rol almasını talep etmektedir. Bu talep, “yüksek değerli, geleceği daha sağlam, yaşamaya daha değer” insan tipinin istenmesinin ön-koşuludur. Nietzsche’ye göre, bu tip insan daha önce istisna olarak, istenmeden ortaya çıkmıştır. Ancak, insanlık ondan korkmuş ve bu korkudan dolayı da onun karşıtı olan tipi istemiştir. Bu karşıt-tip, onun deyişiyle, “evcil hayvan, sürü hayvanı olan, hasta hayvan olan insan”, yani Hıristiyandır.
Nietzsche’ye göre, insanlığın bir bütün olarak daha iyiye gittiği inancı hatalı bir fikirdir. Gerçek mükemmelliyet, talihli bir rastlantıdan fazla bir şey değildir. Yüksek insan tipi fazlasıysa ender rastlanan bir durumdur, ancak, her zaman için olanaklıdır. Hıristiyanlık, yüksek tip insana karşı ölümüne bir savaş vermiştir, bu tipin bütün temel içgüdülerini yasaklamış, bastırmış, tinsel bakımdan güçlü doğalıların bile akıllarını yozlaştırmıştır. Hıristiyanlığın yeniden değerlendirmesi, zayıflığın kendisini güçlü olarak ilan ettiği ve gücün günah olarak aşağılandığı decadence (yozlaşmış) bir öğreti yayarak, değerlerin gerçek sıra düzenini başaşağı etmektedir. Hıristiyanlık, merhameti yüceltmektedir; oysa merhamet, sağlıklı ve sağlam yapılının enerjisini ve gücünü tüketir ve zayıflığı korur. Yaşam, merhamet yoluyla değillenir; güçlünün değeri merhamet yoluyla yadsınır. Bu bağlamda, merhamet, nihilizmin pratiğidir.
Nietzsche, kişinin kendine miras kalmış tüm felsefeye muhalefet etmesinin gerekli olduğunu ifade etmektedir. Çünkü, bu felsefede kişi, yüksek bir kaynağa dayanarak, kendinde gerçekliğe tepeden, yabancı gözlerle bakma hakkını bulduğunu zannetmektedir. Bu söylemde tin, “büyük kavramlarla” doğrudan karşı karşıyadır. Oysa Nietzsche’ye göre, böylesi bir ‘saf tin’ safi yalandır. İdealizm, bilgiyi yüceltmesine rağmen, insan mükemmelliyetinin temel gereklilikleri hakkındaki bilgiden yoksundur.
Nietzsche, Kant felsefesini de kötü bir yalan olduğu gerekçesiyle eleştirir. O, Kant’ı, gözlerin göremeyeceği ve aklın kavrayamayacağı bir dünya uydurmakla suçlamaktadır. Aklın ulaşamadığı bu ‘sahte’ dünya, böylelikle akıl tarafından çürütülemez kılınmıştır. Nietzsche’ye göre Kant, dünyamızı “görünüştelik” haline sokmuş, salt görüntülerin statüsüne indirgemiştir. Bu anlamda Kant’ın başarısı, bir tanrıbilimci başarısıdır.
Nietzsche, Kant’ın ahlak felsefesini metafiziğinden daha sert bir dille eleştirmektedir. Ona göre, Kant’ın olmasını istediği gibi salt erdem kavramı karşısındaki saygı duygusundan çıkan erdem zararlıdır. Bütün bunlar, “erdem”, “ödev”, “kendi başına iyi”, “kişisel/özel olmayan genel-geçer iyi”, uydurmalardır. Nietzsche’ye göre, yaşamımızın belirlemediği bir şey, ona zarar verir. Yaşamın en derin yasası, herkesin kendi erdemini, kendi kesin buyruğunu bulmasını buyurmaktadır. Bir halk, kendi ödevini, genel ödev kavramıyla karıştırınca, batmaya mahkumdur. Kişisel/özel olmayan ödev, yıkıcı bir soyutlamadır. Bu ise tanrıbilimci içgüdünün sonucudur. Buna karşı Nietzsche, kendi deyimiyle, ‘alçakgönüllü’ bir biçimde, insanı hayvanların arasındaki yerine geri koymaktadır. Ona göre insan, yaratının tacı değil, her varlık ile eşit yetkinlik derecesinde olan bir hayvandır. İçgüdülerinden sapıp uzaklaşmış olması, onu hayvanların en ilginci kılmaktadır. Bunun ötesinde, soyutlamaya dayalı “saf tin” inancı, bir yalandan başka bir şey değildir.
Kaynak: Nietzsche, Friedrich, Deccal, çev.Oruç Aruoba, İthaki Yay., İstanbul, 2003
Yorum yapılmamış »
Henüz yorum yapılmamış.