Direniş ve Muhalefet
Foucault’nun “direniş” ve “muhalefet” arasında yaptığı kavramsal ayrıma dikkat çeker Ulus; “direniş” bir sistemin varlığına tahammül edemediği bir şeyi ortadan kaldırma girişimi karşısında,o varlığın hayatta kalmaya çabalamasıdır. “Muhalefet” ise yönetime karşı olmaktır –ki her modern iktidar kendini tanıyıp meşru kılacak bir muhalefete her zaman gereksinim duyar.Ulus “direniş”ten bahsettiğinde bunu kasteder;“direniş” hiç yoktan örgütlenerek varedilecek birşey değildir, pratiğin kendisinden menkuldur öncelikle, direnen öznelerin varlığını gerektirir.
Kırılmadan bahsetmiştik; bu kırılmaları oluşturan koşullar “örgütlü muhalefet”i dümdüz ettiğinden beri sorunumuzun bir “örgütlenme sorunu” olduğuna kanaat getirdik. “Yeterince iyi örgütlenemediğimiz için yenildik” denildi duruldu, “ancak bir muhalefet örgütleyebilirsek…” diye yeni örgütlenme biçimleri arayışına girildi. Fakat insanların (yani “halkın”) örgütlenmek konusunda hiçbir sorunları olmadığı çok açık artık; mısır patlağı gibi heryerden türeyen (ve bir o kadar da “eğlencelik” işlevi gören) sivil toplum örgütlerinden tutun da, meslek birlikleri ve tüketici hakları derneklerine kadar her türlü muhalefetin örgütlenebileceği sayısız seçenek var insanların önünde ve bu seçenekleri değerlendirmekte kimse çekingen davranmıyor. Gördüğümüz kadarıyla zaten bütün toplum muhalif ve herkes örgütlü.
O halde sorun “muhalefetin örgütlenmesi sorunu” değil, bir öznellik sorunu olsa gerek. Öyle “soyut” ve “aşkın” bir fikir değil bahsettiğimiz öznellik sorununun “özne”si, tam tersine çok basitçe ve somutca, insanların pratik yaşamlarını başka şekilde üretmeleri, pratik toplumsal ilişkilerini başka türlü kurmalarından ibaret. İnsanların “muhalif bir akademisyen” olmak yerine düşünsel pratiklerini akademisyen olmayaraktan üretmeleri, “eleştirel sanatçı” olarak galerilerde boygöstermek yerine yaratıcı pratiklerini gösteri ve pazar ilişkilerinin uzağında, onlara eklemlenmeden kurmaları ve bu pratik içerisinde başka tür bir kamusallığı yeniden üretmeleri, “aslında deneysel filmci olan ama işte bildiğin hayat gailesi içerisinde mecburen yönetmenlik yapmak durumunda kaldığı için deneysel işlere ayıracak vakti hiç kalmayan, ama gene de en azından muhalif işler yapmaya çalışan” biri olmak yerine gayet mütevazı bir şekilde kendi bildiğince “deneysel film” yapan biri olmaları. Hayatın kendilerine sunulan halinin pazarlığını yapmaktansa basitçe başka bir hayat yaşamayı seçen, başka bir oyun oynayan insanların varlığı –daha doğrusu bu varlığın eksikliği. Herkesin “muhalif” olmasının ardındaki neden de bu belki, gereklilikler etrafında onlara sunulan, “gaile”den ibaret kalan bir yaşama, salt bu “gereklilikler”den dolayı direniş gösterememeleri, fakat aynı zamanda da, belki unutamadıkları bir özgürlük tasavvuru dolayısıyla, tam da kabullenememeleri.
Özgür olduğunu tasavvur ettiğimiz bir şey karşısındaki duygulanımımız gerekli olduğunu tasavvur ettiğimiz bir şey karşısındakinden de, ve neticesinde mümkün veya olası olduğunu tasavvur ettiğimiz bir şey karşısındakinden de daha büyüktür. Ama birşeyin özgür olduğunu tasavvur etmek basitçe onun eylemini belirleyen nedenlerin cahili olmaktan başka birşey değildir. O halde basitçe varlığını tasavvur ettiğimiz bir şeye karşı duygulanımımız, başka herşey eşitse, gerekli, mümkün veya olası olduğunu tasavvur ettiğimiz bir şey karşısındaki duygulanımımızdan daha güçlüdür. Böylelikle, herşeyden daha güçlüdür. (Spinoza, Etika, 5. Bölüm, Öneri 5, Gösterim).
Bir özgürlük hayaletinin herkesi kendine aşık etmesinin nedeni bundandır. Körotonomedya bağlamında Ulus’la paylaştığımız düşünsel ve yaşamsal pratik bu özgürlük hayaletinin büyüsüyle şekillendi. Üstüste çakışan kırılma anlarının yarattığı, bize basitçe özgürlük vaadeden bir çatlakta, basit bir özgürlük tasavvurunun gücüyle, zorunluluktan kaynaklanan bir gereksinim etrafında örgütlenmeden, basitçe “yapıverdik” ne ürettikse. Katılan herkesin yapabileceğini yaptığı bir özgürlük alanına dönüştürdük kendimizi içinde buluverdiğimiz çatlağı, bu şekilde varolduğumuzu tasavvur ettik, basitçe.
Hiçbir “muhalefet” pozisyonu göremeyiz Ulus’cuğun hayatını gözden geçirdiğimizde. Hiçbir şeyi karşısına almadı (ve dolayısıyla hiçbir iktidarı meşrulaştırmadı) dostumuz, ama hiçbir şeyi de kabullenmedi. Her zorluk ve zorbalık gördüğünde bir şekilde kaçmayı ve varlığını korumayı becerdi, asla ele geçmedi, hiç yakalanmadı. Öte yandan her kaçışıyla yeni hareket alanları açtı, her hareketiyle “kabullenilebilir” olanın sınırlarını genişletip karşısındaki cepheyi araladı, kendinden çok daha güçlü bir sistemi azar azar zayıflattı.
Yaşadığı çağın insanları şüphelerinde haklıdır; anarşist bir azizdi Ulus Baker. Bir iç savaşın ortasına doğdu, dünyanın tüm savaşlarını katetti, taşıyabileceği kadar yaraya vücut oldu. Geniş bir gökyüzü örtsün üstünü, güneş sıcacık tutsun yatağını, huzur içinde dinlensin artık.
New York, Ankara, İzmir
Ocak 2008
1 Ulus Baker, Aşındırma Denemeleri, Birikim Yayınları, Istanbul, 2002
2 Ulus Baker, “Marx’ın Bir Çift Sözü Var
Yorum yapılmamış »
Henüz yorum yapılmamış.