Cemal Süreya
Aşkımız şimdi görklü bir hayatın,
yabancaya berbat bir çevirisi.
Sen metinde üç beş satır atladın,
ben geçmiş zamanda
dondurdum fiilleri.
Şanssızım diyemem ben kendi payıma.
Oluyor böyle şeyler ara sıra.
Sözgelimi okul kitaplarına girmez şiirim.
Bütün çocuklar
anlar da
….
Asıl adı Cemalettin Seber’ dir. Erzincan’ da doğdu. O yıllarda Pülümür Erzincan iline bağlı olduğu için Erzincan yazılıyor . Aslında 1931 Tunceli ili Pülümür ilçesinde dünyaya geldi. Dersim İsyanı sebebiyle zorunlu göçe tabi olan ailesiyle sürgüne gönderildi. 1954′ te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümü’ nü bitirdi. Maliye Bakanlığı’ nda müfettiş yardımcılığı ve müfettişlik görevlerinde bulundu; 1965’ te ayrıldığı müfettişlik görevine 1971’ de yeniden döndü; 1982’ de müşavir maliye müfettişliğinden emekli oldu. Ağustos 1960’ ta başladığı ve yalnızca dört sayı çıkarabildiği Papirüs dergisini, Haziran 1966 - Mayıs 1970 arası 47, 1980-81 arası iki sayı daha çıkardı. 1978’ de Kültür Bakanlığı’nda Kültür Yayınları Danışma Kurulu üyesi olarak da görev yapan Cemal Süreya, emekli olduktan sonra, yayınevlerinde danışman ve ansiklopedilerde düzeltmen olarak çalıştı. Birçok dergide yazıları ve şiirleri yayımlandı; ayrıca Oluşum, Türkiye Yazıları, Maliye Yazıları dergileri ile Saçak dergisinin kültür-sanat bölümünü bir süre yönetti. Politika, Aydınlık, Yeni Ulus ve Yazko Somut gazeteleri ile 2000’e Doğru dergisinde köşe yazıları yazdı.
İlk şiiri “Şarkısı-Beyaz“, 8 Ocak 1958′ de Mülkiye dergisinde çıktı. Şiirlerindeki şekil, muhteva ve anlatım özellikleri ile İkinci Yeni şiirine katıldı. Bu akımın önde gelen şairlerinden biri oldu. Geleneğe karşı olmasına karşın geleneği şiirinde en güzel kullanan şairlerden birisiydi. Kendine özgü söyleyiş biçimi ve şaşırtıcı buluşlarıyla, zengin birikimi ile, duyarlı, çarpıcı, yoğun, diri imgeleriyle İkinci Yeni şiirinin en başarılı örneklerini vermiştir. Şahsiyetli bir şiir dili vardır. Canlı halk dilini kullanması, onu okuyucuya yaklaştırır. Üslubundaki mizah ve istihza, ona ayrı bir özellik kazandırmaktadır.
Batı Anadolu’daki Bilecik’ e sürgüne gönderilmiş bir Kürt ailenin çocuğudur; bu kimliğini uzun süre saklar ya da saklamak zorunda kalır. Öyle ki Bazil Nikitin’in Kürtler adlı kitabını çevirdiği halde yayında adının sadece baş harflerini (C.S.) kullanır. Şairin hayatındaki en önemli kırılma noktalarından biri adressizliktir: 4 kez evlenir, 29 farklı evde oturur.
Ölmeden önce, eşi “Bayan Nihayet”e bıraktığı 4 Kasım 1989 imza tarihli miras yazısında, 6 madde halinde; iki tane halı, kütüphane, masanın ortasındaki ve yabancıların yarısı, çiçeklerin hepsi, büyük ayna, bütün kitapların telif hakkının yarısı, kendisini ve bütün notlarını eşine bıraktığını belirtmiştir.
Ölümünden sonra adına bir şiir ödülü kondu. Feyza Perinçek ve Nursel Duruel, şair üzerine bir biyografik inceleme hazırladılar: Cemal Süreya / Şairin Hayatı Şiire Dahil (2005). 2001’ de de Cemal Süreya Arşivi yayımlandı.
Eserleri:
Şiirleri:
Üvercinka (1958; Yeditepe Şiir Armağanı)
Göçebe (1965; 1966 TDK Şiir Ödülü)
Beni Öp Sonra Doğur Beni (1973)
Sevda Sözleri (Uçurumda Açan ile birlikte toplu şiirleri: 1984)
Sıcak Nal ve Güz Bitigi (1988; Behçet Necatigil Şiir Ödülü)
Sevda Sözleri (bütün şiirleri: 1990, ö.s; YKY 1995)
Düzyazıları:
Şapkam Dolu Çiçekle (1976)
Günübirlik (1982)
Onüç Günün Mektupları (1990, ö.s.; YKY 199 ![]()
99 Yüz (1991; YKY 2004)
999. Gün / Üstü Kalsın (1991)
Folklor Şiire Düşman (1992)
Uzat Saçlarını Frigya (Günübirlik’in yeni basımı: 1992)
Aydınlık Yazıları / Paçal (1992)
Oluşum’ da Cemal Süreya (1992)
Papirüs’ten Başyazılar (1992)
Günler (999. Gün’ün genişletilmiş basımı: YKY 1996)
Güvercin Curnatası (Cemal Süreya ile konuşmalar: haz. Nursel Duruel, YKY 1997; genişletilmiş basımı: YKY, 2002)
Toplu Yazılar I: Şapkam Dolu Çiçekle ve Şiir Üzerine Yazılar (YKY 2000)
Antoloji Ve Çevirileri:
AntolojiLeri;
Mülkiyeli Şairler ve 100 Aşk Şiiri
Simone de Beauvoir’dan Sade’ı Yakmalı mı?
Çevirileri: Gustave Flaubert’den Gönül ki Yetişmekte (Duygusal Eğitim) ve Antoine de Saint-Exupéry’ den Küçük Prens (Tomris Uyar’la birlikte) başta olmak üzere, pek çok çeviri yaptı. Çeviri şiirleri ise -Yürek ki Paramparça, ve Çocukça- dergisi için yazdığı yazılar -Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi-
Kurgu[Uyuyamayanlar]
Karanlık..
dışarıda şiddetli bir fırtına var.. yer gök inliyor.. sabahtan beri aralıksız yağmur yağıyor. Her zaman olduğu gibi yine elektrikler kesildi. El yordamıyla bir mum bulup yakmayı başarabildim.. elektrikli sobam söndüğü için odanın içi de soğumaya başladı.. saat gece yarısına yaklaşıyor ve evde tek başımayım..
soğuk ve karanlık biran..
kanepeye uzanıp battaniyemin altına gömüldüm.. mum alevinin titreyen ışığı ve rüzgarın uğultusu eşliğinde uyuklamaya başladım.. böylesi gecelerde kendimi oldukça güvende hissediyordum. dışarıda cehennemi bir hava vardı ve ben güvenli evimde, düvemin altında güven içindeydim.
mumun eriyişini, parafinin damla damla aşağıya doğru süzülüşünü izliyordum. ışığın duvarlara yansıması sonucu ortaya çıkan dalgalı şekiller ve damlaların üst üste binerek oluşturduğu şekilleri izliyordum. bir tarafta ışığın oluşturduğu soyut şekiller diğer tarafta parafinden oluşan tastamam somut şekiller.. soyut ve somutun birlikteliği..
***
kapının şiddetle yumruklanışıyla kendime geldim.. ayaklanıp kapıya yöneldim.. açıp açmamak konusunda kararsızdım.. kim olabilirdi bu.. saat gece yarısına yakındı ve bu binada oturan insanların çoğu bu saatte uyumuş olmalıydı.. kaldı ki, hiçbir komşum bu saatte böyle kapı çalmazdı..
kapının yumruklanışına şimdi de iniltiler karıştı.. tanrım, kapıda yaralı bir insan var sanırım..
-kim o!?..
-açın! lütfen açın!..
-kimsiniz?..
ben.. ben saldırıya uğradım.. yardım edin lütfen!..
çok çabuk düşünmem gerekiyordu. annemin çocukken “sakın yabancılara kapıyı açma” deyişi, sosyologların “neler oluyor bize, bu ne duyarsızlık” veryansınları, saçma sapan bir dolu düşünce geçiyordu aklımdan. hemen toparladım kendimi; evde benden başka kimse yoktu.. “demek ki” dedim kendime, “düşünecek kimse yok..”
kapıyı açtım ve açar açmaz bir insan kütlesi üstüme yığıldı.. yağmurda sırılsıklam olmuştu ve üstünde sadece bir ceket vardı; bu havada böyle dışarı çıkmış olmak için delirmiş olmalıydı.. içeri taşıyıp kanepeye yatırdım.. yarı baygın haldeydi ve tir tir titreyerek sayıklıyordu.. sırılsıklam olmasına sırılsıklamdı ama ateş gibi yanıyordu.. elimi alnına koyduğumda alnından bir ateş halesinin yayıldığını hissediyordum.
üstündeki ceketini zorlukla çıkartıp, battaniyemi örttükten sonra elimdeki ıslak ceketi sandalyenin sırtına doğru asarken oldukça garip bir ceket olduğunu fark ettim. garip kıyafetleri vardı; sanki 19. yüzyıldan fırlayıp içeri dalmıştı.. saçlarıysa düz ve küt kesimdi..
sayıklıyor: “paltom.. paltomu çaldılar.. hırsızlar.. paltom..”..
acı çekiyor gibiydi.. titriyor ve sürekli sayıklıyordu..
“bayım adınız nedir? ulaşabileceğimiz bir yakınınız var mı?” diye sordum.. şimdi bunlarda ilk etapta sorulacak sorular mı demeyin; ben ne yaptığımı biliyor muyum sanki.. mırıldanarak adını söylemeye çalışıyordu.. harfler adeta bir hırıltı şeklinde çıkıyordu, anlamak için iyice yaklaştım.. “ben.. ben.. ni.. ni.. ko..”
bu son sözleri oldu ve iniltili heceler gittikçe soluklaştı. nihayetinde derin bir uykuya daldı. ayağa kalkıp düşünmeye başladım. aklıma ceketi geldi. bir kimliği olmalıydı ve muhtemelen bu kimlik ceketinde olabilirdi. belki bir telefon rehberi de vardı.. ceketinin ceplerini karıştırmaya başladım. yanılmamıştım, ceketinin iç cebinde oldukça yıpranmış bir kimlik kartı buldum. kartın üstünde rusça kelimeler yazıyordu.. işte bu fotoğrafı ve bu da sanırım adı: nikolay vasilyeviç gogol!
tanrım bu saçmalık!.. burada nikolay vasilyeviç gogol yazıyordu.. işte bu saçmalığın daniskası.. gülmeye başladım.. neydi bu?.. şaka mı?.. karşı koltuğa çökmek üzereyken, kapının sesiyle tekrar irkildim.. kendimi toparlamaya çalışıyordum.. alelacele kimliği ceketin cebine sokuşturdum ve kapıya doğru yöneldim.
-kim o?..
-iyi geceler bayım ben karşı komşunuzum..
-benim karşıda oturan bir komşum yok bayan, karşı daire üç aydır boş..
-dün taşındık.. belki hatırlarsınız, nakliyecilerden birisi su istemek için sizi uykunuzdan uyandırmıştı.. tabii uykulu olduğunuz için unutmuş olabilirsiniz..
düşünüyordum.. böyle bir şey olmuş muydu sahiden? uyku sersemi ne yaptığımı hatırlayamam ki ben.. kim bilir belki de haklıdır.. demek ki dün itibariyle bir komşum olmuştu ve şu anda kapının diğer tarafında kapıyı açmamı bekliyordu..
kapıyı açtım..
-ee.. özür dilerim hanımefendi.. bu şehir pek tekin olmamaya başladı da..
-önemli değil, sizi anlıyorum…
tanrım kimdi bu kadın?.. rus aksanıyla konuşuyordu ve tam anlamıyla sarışın bir rus güzeliydi.. kusursuz hatları vardı ve olsa olsa yirmili yaşlarındaydı.. “umarım evli değildir..” diye geçiriyordum içimden.
“erkek arkadaşımla birlikte dün taşındık..”
lanet olsun; erkek arkadaşı varmış..
“biraz önce biraz gürültü duyduk ve iyi olup olmadığınızı merak ettik.. erkek arkadaşım son yazdığı kitap üstünde çalışıyor -kendisi bir filozoftur- benden sizin nasıl olduğunuzu öğrenmemi istedi.. siz iyi misiniz?”
“ee.. evet ben iyiyim.. iyiyim tabi.. ayrıca gürültü çıkartarak erkek arkadaşınızın çalışmasına engel olduğum için özür dilerim. yalnız demin garip kılıklı bir adam geldi.. sanırım saldırıya uğramış ve paltosunu çaldırmış.. çok bitkin bir haldeydi.. içeri alıp kanepeye yatırdım.. oldukça yüksek bir ateşi var ve sürekli sayıklıyor..”
dayanamayıp güldüm..
“buna inanmayacaksınız ama ünlü rus yazar gogol’e ait bir kimlik çıktı cebinden.. ne yalan söyleyim benziyor da.. ama sanırım ruh hali pek iyi değil.. yani sanırım kendisini gogol sanan ve böyle bir kimlikle dolaşan bir deli..”
ben gülümsüyordum ama o bu söylediğime hiç gülmüyordu..
“bakın ben evden ateş düşürücü bir şeyler bulup geliyorum.. erkek arkadaşım da merak etmiştir.. gogol konusuna gelince, karar vermekte bu kadar aceleci olmayın bayım.. gerçek dediğimiz şeyler, bildiklerimizin ve hayallerimizin ötesindedir..”
ne demek istedi şimdi bu kadın.. şakayla karışırık “ne o sizde george sand’misiniz yoksa?” dedim..
“ne münasebet.. o dediğiniz yazarı severek okurdum bir dönem, ama o ben değilim.. adım lou.. lou salome.. hemen geliyorum..”..
ağzım ve kapım açık kalmıştı.. bir süre sadece merdiven boşluğuna bakakaldım.. önce ağzımı sonra kapıyı kapattım.. evet bu bir oyundu.. tiyatrocu arkadaşlarımın bana yaptıkları bir şaka.. hatta elektriği de onlar kesmiştir.. ama hayır dışarıdaki diğer bloklarında ışıkları yanmıyordu.. kanepede yatan adamcağızsa son derece gerçekçi bir acı içindeydi ve ateşi gittikçe yükseliyordu.. peki neler oluyordu burada?..
fırtına gittikçe şiddetini artırıyordu.. elektriklerse hala kesik.. adamcağız kendinden geçerek sızdı ve derin iç çekişlerle uyuyordu.. battaniyemle onun üstünü örttüğüm için ben koltuğun tepesine tünemiş ve büzüşmüş bir halde neler olduğunu düşünüyordum.. kapı tekrar çaldı.. sanırım -bu çok saçma ama- lou salome gelmişti.. kapıyı açtım.. lou ve arkasında duran bir erkek vardı.. sanırım bu kişi bahsettiği erkek arkadaşıydı.. lou öne atılarak sanki kırk yıldır tanışıyormuşuz gibi rahat hareketlerle içeri girdi.
“bak evde bi’şeyler buldum, ateş için.. nasıl oldu arkadaşın?”
“sızdı.. uyuyor..”
“bak sana bahsettiğim erkek arkadaşım; o da merak etti ve benimle gelmek istedi.. tanıştırayım..”
erkek arkadaşının kim olduğunu siz tahmin edin..
evet yanılmadınız: friedrich wilhelm nietzsche..
içeri girdiler.. onlar adamı, yani nam-ı diğer gogol’ü iyileştirmeye çalışırken, ben de koltuğa oturup onları izledim.. gerçekten de bu nietzsche’nin ta kendisiydi ve lou ile birlikte gogol’ün ateşini düşürmeye çalışıyorlardı.. benim evimde, benim kanepemde ve gecenin bir vakti.. ve de yirmi birinci yüzyılda.. ve de saat tam ….. lanet olsun saatim de durmuş.. sanırım pili bitti.. gerçi zamanın bu kadar geçersiz ve anlamsız olduğu bir anda saatin bir hükmü olmasa gerek..
lou, gogol’ün yanına oturup saçlarını okşuyordu, nietzsche’yse koltuğa çökmüş ve başını ellerinin arasına alıp sıkıyordu.. acı çekiyor gibiydi ve solgun gözüküyordu.. lou ona baş ağrısı haplarını alıp almadığını sordu.. aldığını söyledi..
acaba biraz önce yarım bıraktığı kitap hangisiydi?.. dayanamadım, “afedersiniz, sadece merakımdan soruyorum.. ben de biraz felsefeyle ilgilenirim de, biraz önce arkadaşınız bir kitap üzerinde çalıştığınızı söyledi.. acaba..”
bir anda sözümü kesti ve gür bir alman aksanıyla: “zerdüşt!” dedi.. “benim oğlum..” bir anda canlanmıştı.. ne tuhaf şimdi ona zerdüşt’ü okuduğumu söylesem ne tepki verirdi acaba?.
kapının yumruklanmasıyla hepimiz birden irkildik.. ben gerçi artık alışıyor gibiydim bu saçma sapan geceye.. kalkıp kapıya giderken “kim bilir, belki şimdi de isa mesih gelmiştir..” diye mırıldanıyordum kendime.. kapıyı hemen açtım, artık “kim o?” demenin bir anlamı yoktu.. açar açmaz içeri sırılsıklam bir adam daldı ve kapıyı aceleyle kapadı.. nefes nefeseydi ve elinde antika bir tabanca vardı.. içeriyi bir anda keskin bir barut kokusu kapladı.. genç bir adamdı ve korkudan gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi.. artık iyice kendimi bu masalsı geceye kaptırmıştım ve hiçbir şeyi ciddiye almaz olmuştum.
“durun tahmin edeyim..”dedim, “yolda mr. hyde’la karşılaştınız ve sizi buraya kadar kovaladı..”
genç adam bir anda kendini topladı ve bir aptala bakar gibi bana bakmaya başladı..
“bağışlayın ama mr.hyde diye birini tanımıyorum; ben.. ben polislerden kaçıyordum..”
“aha! demek polislerden kaçıyorsunuz.. eh onlarda mr. hyde’dan pek farklı olmasa gerek.. ha ha ha!”
adam bu güzelim espriye hiç gülmemişti.
“eğer özel bir şey değilse polisten neden kaçtığınızı sorabilir miyim?.. şu an evimdesiniz de..”
“beni eylemlerim dolayısıyla terörist olarak suçluyorlar ve özgürlüğümü elimden almak istiyorlar.. oysa ben terörist değilim.. ben bir anarşistim.. sizden isteğim gün doğumuna kadar beni saklamanız.. sabah giderim.. bu arada adım ravachol..” içeri girdi..
şimdi size anlattıklarımın buraya kadar olanını düşününce çok saçma geldiğini biliyorum.. bence de saçma.. ama bir de şöyle düşünün, bu yazı, “adamın biri, bir gün aynaya baktığında burnunun yerinde olmadığını gördü..” diye başlayabilirdi.. ya da paltosu çalınan bir adamın acılar içinde ölümünden sonra hayalet olarak geri dönmesini anlatabilirdim.. kaldı ki daha her şey yeni başlıyor..
ravachol’ün peşinden içeri girdim.. ravachol pencerenin önündeydi ve perdenin aralığından dışarıyı gözetliyordu.. gogol biraz kendine gelmiş ve gözlerini açmıştı, hatta gözlerini lou’dan ayıramıyordu.. ne yalan söyleyim ben de bu kadına adeta aşık olmuştum.. nietzsche, ravachol’ün elinde tutuğu silahtan rahatsız olduğunu belirtti ve o silahı ortadan kaldırmasını istedi.. ravachol silahı beline soktu.. ben her zamanki koltuğun tepesinde tünüyordum..
“polise haber vermeliyiz..” dedi gogol..
ravachol birden irkildi ve “sen ne saçmalıyorsun be adam..” diyerek çıkıştı..
gogol, ravachol’ü sanki yeni farkediyordu, ”affedersiniz ama anlayamadım..” dedi gogol..
“birazdan paris’in bütün polis teşkilatı buraya gelecekken, ne demek ‘polise haber vermeliyiz’, dalga mı geçiyorsunuz benimle?..” diyerek odanın içinde sinirli adımlarla volta atmaya başladı ravachol..
gogol yattığı yerden sorgulamaya devam ediyordu, “bağışlayın sizi tanımıyorum ve neden bahsettiğinizi anlamıyorum..”
“ben ravachol.. anarşistim.. bombalama eylemlerimden dolayı polis peşime düştü.. polisten kaçıyorum.. memnun oldunuz mu? ya siz kimsiniz?..”
“ben, nikolay vasilyeviç gogol.. yazarım.. bu gece saldırıya uğradım.. hırsızlar paltomu çalıp kaçtılar..”
“kimbilir belki de kendilerine ait olan paltoyu geri almışlardır..” dedi ravachol.. gogol sinirlenmişti, “doğru, belki de çalanlar da sizin gibi anarşistlerdir..”
ravachol bu söze çok sinirlenmişti, “bana bak entel sömürgen, hırsızlık, senin burjuva ahlakının ortaya attığı bir kavramdır! sen ve senin gibiler bu kavramlar sayesinde semirmeye devam ediyorsunuz! eğer bir hırsız varsa bu odada, o da sensin!”
sesleri gittikçe yükseliyordu.. lou araya girerek, “beyler lütfen yapmayın..”dedi..
gogol ve ravachol, lou’ya kısa bir bakış attılar ve başlarını öne eğip sustular.. sanırım bu odaya hakim olabilecek tek kişi bu sarışın rus güzeliydi. o bir şey söylediğinde herkes hemen yerine getirmeye hazırdı.
fırtına hafifliyor gibiydi.. uzaktan siren sesleri duyulmaya başladı.. ravachol yığılıp kaldığı koltuktan panik halinde ayağa fırladı. belindeki silahı tekrar çıkardı.. sirenler gittikçe yaklaşıyordu.. nietczsche oturduğu yerden olanları izliyordu.. lou hala gogol’ün başındaydı ve alnındaki bezi ara ara ıslatıp sıkıyor ve tekrar alnına yerleştiriyordu. ben birazdan olabilecekleri düşünüyordum.. kısa bir süre sonra polis evi ablukaya almıştı.. dışardaki polis kuşatması odadaki herkesi kısa sürede hareketlendirdi.. dışardan bir polis evin içindekilere -yani bize- teslim olmamız için çağrıda bulunuyordu.. ravachol teslim olmayacağımızı söyleyerek, “yaşasın devrim! yaşasın anarşi!” diye bağırıyordu.. gogol teslim olmamız gerektiğini söylüyordu.. nietczsche garip bir şekilde çok sakindi; hiçbir şey söylemiyordu; kısık gözlerle olanı biteni izliyordu… lou telaşlanmıştı ama belli etmemeye çalışıyordu..
tuhaf bir zaman diliminde, çoktan ölmüş insanlarla birlikte, odamda kuşatma altındaydım..
bakın yineliyorum:
tuhaf bir zaman diliminde, çoktan ölmüş insanlarla birlikte, odamda kuşatma altındaydım..
sanırım bu saçmalığın ortasında oldukça gerçekçi bir cümle kurabildim sonunda.. burada durup dururken ölebilirdim - ki insanlar zaten durup dururken ölürler - ya da buradaki insanlarla birlikte bu kuşatmadan sıyrılmanın bir yolunu bulabilirdim.. sanki benim aklımı okuyormuşçasına, nietzsche gözlerini gözlerime dikip, “yalnızlığına kaç dostum..” dedi “yalnızlığını hiç kimse kuşatamaz..” o an için ne demek istediğini pek anlamamıştım..
ravachol camı kırıp polislere bir iki el ateş etti.. rüzgar perdeleri odanın içinde uçurmaya başlamıştı.. mumlar söndü.. ortalık tamamen karardı.. odamın içinde tam anlamıyla bir kaos yaşanıyordu..
gogol’ün yerde dizleri üstüne çöküp tanrıya yakarmaya başladığını duyuyordum, avazı çıktığı kadar bağırarak tanrıdan yardım diliyordu.. nietzsche, gogol’ün diz çöküp tanrıya yakarması karşısında bir anda kısık gözlerini ardına kadar açtı ve pencereden giren kurşunlara aldırmadan ayağa fırladı. hiddetli bir tonda gogol’e bağırmaya başladı,
“tanrı öldü! aptal ve aşağı bir yaratıksın sen.. kendine gel be adam! ayağa kalk! tanrı öldü! onun kimseye yardımı olamaz!..”
gogol, nietzsche’yi duymuyordu; ağlamaya ve yakarmaya devam ediyordu.. karanlığın içinde, uzakta bir evin penceresini gördüğünü ve o pencerede görünen kadının annesi olduğunu söylüyor, annesine yakarıyordu,
“anne!.. acılar içinde ölecek olan bu zavallı oğluna acı!.. anne!..”
nietzsche iyice öfkelenmişti; bir böğürtü şeklinde haykırıyordu:
“ölümden neden korkuyorsun aptal insan! sen, bir lokma yiyecekle ve dayakla oyun öğretilen bir hayvandan farklı değilsin pek; ölümünle bir şey yitirmiş olmayacaksın.. kendini daha fazla rezil etme.. kes şunu!..”
odanın içinde vızıldayan mermiler duvarlara saplanıyor ve karşılıklı olarak ravachol ve polisler çatışıyordu.. kesik bir barut kokusu ve zifiri karanlığın içinde bir ateş böceği gibi gidip gelen kurşunlar etrafımızı sarmıştı.. bir an lou’nun önümde durduğunu fark ettim.. lou donup kalmıştı.. sarılıp kanepenin arkasına yatırdım.. anlam veremediğim bir koruma içgüdüsüyle lou’nun üstüne uzandım; ona bir şey olsun istemiyordum.. bu karmaşanın ortasında aşık olduğum geldi aklıma.. ben bu kadına aşık olmuştum! ravachol zıplayarak ateş ediyor, “devrim! anarşi! isyan!” diye bağırıp duruyordu.. karanlığın içinde bir ara nietzsche’nin yerde yatan gogol’ü tekmelediğini gördüm; çok kızgındı, alman aksanıyla bağırıp çağırıyor ve her cümlesinin sonunda yerde kıvrılmış yatan gogol’e şiddetli bir tekme savuruyordu..
özetleyelim:
fırtına, karanlık, soğuk, kuşatma, odam, ravachol, nietzsche, gogol, lou, ben, yaşam, ölüm, saçmalık, gerçeklik, kaos..
şimdi olacaklar daha inanılmaz.. tüm bu şartlar altında, lou ve ben kanepenin arkasında bir an göz göze geldik.. tanrım lou salome altımda yatıyordu ve yumuşacık dudakları sadece on santim uzağımdaydı..
10 cm
9 cm
8 cm
7 cm
6 cm
5 cm
4 cm
3 cm
2 cm
1 cm
…ve sıcak bir dil ağzımın içinde dolaşıyordu..
teninin kokusu keskin barut kokusunu bastırmıştı. onun elleri benim vücudumda benim ellerim onun bedeninde dolaşıyordu.. sevişiyorduk! her şey susmuştu.. nietzsche’nin haykırışları, gogol’ün yakarışları ve ravachol’ün çığlığı.. tüm görüntüler, tüm kokular, tüm sesler yok olmuştu bir anda.. sadece lou ve ben.. delice bir tutkuyla sevişiyorduk.. vahşice.. kısa sürede çırılçıplak kalmıştık.. bembeyaz ve yuvarlak hatları karanlığın içinde ışıldıyordu. her noktasına dokunmak istiyordum.. diri ve beyaz göğüslerini ellerimin arasına aldığım sırada bacaklarını iki yana açarak topuklarıyla kalçalarımı kendine doğru bastırdı.. gözlerimi kapadım ve davet ettiği yere doğru ilerledim. kaygan karanlığın içindeydim..
kanepenin arkasında delice sevişiyorduk.. bir ses ve bir ışık çaktı beynimde.. birden kafamdan sıcak bir sıvının aktığını hissettim.. adeta felç olmuş gibi hareketsiz bir halde lou’nun beyaz bedeni üstüne yığılıp kaldım.. bedenimi hissedemiyordum.. lou gözlerini dehşet içinde yüzüme dikmişti.. sonra acı bir çığlık attı.. kurşunlardan biri sekerek kafama saplanmıştı..
karanlık..
***
gözlerimi açıyorum..
hava aydınlanmış..
lanet olsun; dün geceki fırtına pencerenin camını tuz buz etmiş.. içerisi buz gibi soğuk..
telaşla elimi kafama atıyorum..
deliği bulamıyorum..
peki ya yastığımdaki bu kan nereden geldi?..
kalkıp koridordaki aynaya bakıyorum..
burnum kanıyor..
kapının yumruklanmasıyla irkiliyorum.. hayır bu sefer uyanığım.. kim bu şimdi sabah sabah?..
gidip kapıyı açıyorum.. üstü başı toz içinde bir adam..
-buyurun…?
-affedersiniz bayım, uykunuzdan uyandırdık sanırım.. biz karşı daireye eşya taşıyorduk ve taşıyıcı arkadaşlar da susadılar biraz.. bir şişe içme suyunuz var mı acaba..?
Asım Bezirci
Yazar, eleştirmen, sanat adamı Asım Bezirci 1928 yılında Erzincan’ da. Demiryolu işçisi bir babanın oğlu olarak Dünya’ ya gelen Asım Bezirci, ilkokulu Erzincan’ da bitirdi. 1939 depreminden dolayı ortaokulu Erzurum’ da yatılı olarak okudu. Bezirci, edebiyat serüvenine lise yıllarında başladı. Her insanın ileride neye yöneleceğine ilişkin, ilk ipuçları genellikle lise yıllarında ortaya çıkmaya başlarya Bezirci’ de de, her şeye eleştirel bakan ve eleştiren, ne olursa olsun onu olduğu gibi kabul etmeyen muhalif ve araştırmacı yanı, lise yıllarında öne çıkmaya başladı. Bu da onu edebiyat alanına daha da yakınlaştırdı ve okuma sevgisini büyüttü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi “Türk Dili ve Edebiyatı” Bölümü’ ne girmesinin nedeni de buydu zaten. Üniversite yıllarında, ülkemizin içinde bulunduğu siyasal durum, doğal olarak Bezirci’yide etkilemişti. Dünya’ da yaşanan devrimlerin etkisi hissediliyor, sosyalist düşünce tartışılıyordu. Asım Bezirci’ de Türkiye Sosyalist Partisi’ nin düşüncelerini benimsedi ve Gerçek Dergisi’ nde o süreçte yazıları çıkmaya başladı. Bu yazıları nedeniyle de birçok soruşturmaya maruz kaldı ve daha sonra tutuklandı. Altı ay tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldı. Bezirci’ yi bu kez işsizlik tutsak almıştı. Zorla bir ilaç fabrikasında kendisine iş bulmuş ve orada çalışmaya başlamıştı. Yaşadığı ekonomik zorluklar, onun edebiyat tutkusunun önüne hiçbir zaman geçmedi. Her fırsatta yazdı, araştırdı ve okudu. 6–7 Eylül olayları nedeniyle hakkında bir soruşturma daha açıldı ve tekrar tutuklanıp beş ay daha hapishaneye atıldı. 1957 yıllarından sonra tamamen edebiyat alanına giren yazar, daha ciddi eleştiriler, denemeler yazmaya başladı. 1960′ ta Dost; 1963′ te Otağ; 1968′ de Yeni Dergileri tarafından “En beğenilen eleştirmen” seçildi. Daha birçok yerde ödüller verildi Bezirci’ ye. Zamanla kendisi de edebiyat alanında üretimler vermeye başladı. Eleştirmen kimliği bu yıllarda ağır ağır kendini gösteriyordu. Bunun yanı sıra araştırmalarına da ağırlık veriyordu tabi ki. Bu yazıları çeşitli sol dergilerde yayımlandı. Aydın biyografileri üzerinde çalıştı. Eski işyerinden ayrılıp edebiyata yoğunlaşan Bezirci, tekrar ekonomik sıkıntılar çekmeye başlayınca Unilever’ de muhasebeci olarak çalışmaya başlayarak, iki işi birlikte yürüttü. Emekli oluncaya kadar da burada çalıştı. 1961′ de eserleri çeşitli yayınevlerince yayımlanmaya başladı. Sadece eleştirmenliğiyle değil, üretkenliğiyle de kendisinden söz ettirdi. Ve eleştirmen - yazar olarak anılmaya başladı.
Bu süreçte Fikret Arel, Halis Acarı imzalarıyla, sonraları da kendi adıyla: Yeni Ufuklar - Forum - Pazar Postası
- Yelken - Dost - Ataç (kendi çıkardığı) - Yeni A - Gelecek - Dönem - Papirüs - May - Halkın Dostları - Soyut - Politika gibi gazete ve dergilerde yazılar yazıyordu. 1979′ da Türkiye Yazarlar Sendikası’ na üye oldu ve aynı yıl yönetime seçildi. Bir yıl sonra da tüm dehşetiyle 12 eylül geldi. Asım Bezirci, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Barış Derneği davalarında yargılanmaya başladı. Aynı zamanda çevirilerinden dolayı da başı dertteydi, A. Kadir’ le birlikte çevirdiği “Sosyalist Gözle Sanat Ve Toplum” ile “On Şair, On Şiir” adlı kitapları toplatıldı.
Ülkemizde yazarların ve aydınların gördüğü şiddetli baskı ve sansür politikası ile ülkenin gelişmesi istenmese de. Süreğen bir şekilde Asım Bezirci de bu şiddetli, hiddetli baskı politikasına boyun eğmedi. Her zaman mücadelesini sürdürdü. Tarih 2 Temmuz 1993′ ü gösterdiğinde yazar Pir Sultan Abdal’ ı araştırırken, onun dara çekildiği ilde kendisini de ateşin beklediğini bilmiyordu. Evet o kanlı katliamın olduğu madımak otelindeydi yazar. Kaderinin Pir Sultan’ la Sivas’ ta böylesine çakışacağı yazarın aklına gelmiş miydi bilinmez. Ama Bezirci, Pir Sultan’ ın yaşamını, kişiliğini, sanatını tüm yönleriyle araştırıp, üzerine tüm şiirlerini de yerleştirerek güzel bir eser ortaya çıkarmıştı. Bu çok emek verdiği etkinliğe katılmak üzere 1993 Temmuz’ unda Sivas’ a geldiğinde Pir Sultan’ı daha iyi nasıl anlatacağını düşünüyordu belki. Ancak ölüm orada kol geziyordu, hem de kalleşçesine, sinsice. 2 Temmuz’ un o kavurucu sıcağına otuz beş insanın madımakta diri diri yakıldığı, küllerinin bile katledilip, Madımak’a onlara tabut edildi. Madımak’ ın ateşi bir ülkenin yüreğini yaktı. Asım Bezirci ve onun kadar değerli birçok aydınlarını yitirdi yurt. Ruhuna kara bir leke daha yapıştı. Geriye tarifi imkansız bir acı kalacaktı yüreklerde…
