Kara Kedinin Günlüğü

…Egolarınıza Sponsor Olmaya Geldik …

Cemal Süreya

Aşkımız şimdi görklü bir hayatın,
yabancaya berbat bir çevirisi.
Sen metinde üç beş satır atladın,
ben geçmiş zamanda
dondurdum fiilleri.

Şanssızım diyemem ben kendi payıma.
Oluyor böyle şeyler ara sıra.
Sözgelimi okul kitaplarına girmez şiirim.
Bütün çocuklar
anlar da
….

Asıl adı Cemalettin Seber’ dir. Erzincan’ da doğdu. O yıllarda Pülümür Erzincan iline bağlı olduğu için Erzincan yazılıyor . Aslında 1931 Tunceli ili Pülümür ilçesinde dünyaya geldi. Dersim İsyanı sebebiyle zorunlu göçe tabi olan ailesiyle sürgüne gönderildi. 1954′ te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümü’ nü bitirdi. Maliye Bakanlığı’ nda müfettiş yardımcılığı ve müfettişlik görevlerinde bulundu; 1965’ te ayrıldığı müfettişlik görevine 1971’ de yeniden döndü; 1982’ de müşavir maliye müfettişliğinden emekli oldu. Ağustos 1960’ ta başladığı ve yalnızca dört sayı çıkarabildiği Papirüs dergisini, Haziran 1966 - Mayıs 1970 arası 47, 1980-81 arası iki sayı daha çıkardı. 1978’ de Kültür Bakanlığı’nda Kültür Yayınları Danışma Kurulu üyesi olarak da görev yapan Cemal Süreya, emekli olduktan sonra, yayınevlerinde danışman ve ansiklopedilerde düzeltmen olarak çalıştı. Birçok dergide yazıları ve şiirleri yayımlandı; ayrıca Oluşum, Türkiye Yazıları, Maliye Yazıları dergileri ile Saçak dergisinin kültür-sanat bölümünü bir süre yönetti. Politika, Aydınlık, Yeni Ulus ve Yazko Somut gazeteleri ile 2000’e Doğru dergisinde köşe yazıları yazdı.

İlk şiiri “Şarkısı-Beyaz“, 8 Ocak 1958′ de Mülkiye dergisinde çıktı. Şiirlerindeki şekil, muhteva ve anlatım özellikleri ile İkinci Yeni şiirine katıldı. Bu akımın önde gelen şairlerinden biri oldu. Geleneğe karşı olmasına karşın geleneği şiirinde en güzel kullanan şairlerden birisiydi. Kendine özgü söyleyiş biçimi ve şaşırtıcı buluşlarıyla, zengin birikimi ile, duyarlı, çarpıcı, yoğun, diri imgeleriyle İkinci Yeni şiirinin en başarılı örneklerini vermiştir. Şahsiyetli bir şiir dili vardır. Canlı halk dilini kullanması, onu okuyucuya yaklaştırır. Üslubundaki mizah ve istihza, ona ayrı bir özellik kazandırmaktadır.

Batı Anadolu’daki Bilecik’ e sürgüne gönderilmiş bir Kürt ailenin çocuğudur; bu kimliğini uzun süre saklar ya da saklamak zorunda kalır. Öyle ki Bazil Nikitin’in Kürtler adlı kitabını çevirdiği halde yayında adının sadece baş harflerini (C.S.) kullanır. Şairin hayatındaki en önemli kırılma noktalarından biri adressizliktir: 4 kez evlenir, 29 farklı evde oturur.

Ölmeden önce, eşi “Bayan Nihayet”e bıraktığı 4 Kasım 1989 imza tarihli miras yazısında, 6 madde halinde; iki tane halı, kütüphane, masanın ortasındaki ve yabancıların yarısı, çiçeklerin hepsi, büyük ayna, bütün kitapların telif hakkının yarısı, kendisini ve bütün notlarını eşine bıraktığını belirtmiştir.

Ölümünden sonra adına bir şiir ödülü kondu. Feyza Perinçek ve Nursel Duruel, şair üzerine bir biyografik inceleme hazırladılar: Cemal Süreya / Şairin Hayatı Şiire Dahil (2005). 2001’ de de Cemal Süreya Arşivi yayımlandı.

Eserleri:

Şiirleri:

Üvercinka (1958; Yeditepe Şiir Armağanı)
Göçebe (1965; 1966 TDK Şiir Ödülü)
Beni Öp Sonra Doğur Beni (1973)
Sevda Sözleri (Uçurumda Açan ile birlikte toplu şiirleri: 1984)
Sıcak Nal ve Güz Bitigi (1988; Behçet Necatigil Şiir Ödülü)
Sevda Sözleri (bütün şiirleri: 1990, ö.s; YKY 1995)

Düzyazıları:

Şapkam Dolu Çiçekle (1976)
Günübirlik (1982)
Onüç Günün Mektupları (1990, ö.s.; YKY 199 8)
99 Yüz (1991; YKY 2004)
999. Gün / Üstü Kalsın (1991)
Folklor Şiire Düşman (1992)
Uzat Saçlarını Frigya (Günübirlik’in yeni basımı: 1992)
Aydınlık Yazıları / Paçal (1992)
Oluşum’ da Cemal Süreya (1992)
Papirüs’ten Başyazılar (1992)
Günler (999. Gün’ün genişletilmiş basımı: YKY 1996)
Güvercin Curnatası (Cemal Süreya ile konuşmalar: haz. Nursel Duruel, YKY 1997; genişletilmiş basımı: YKY, 2002)
Toplu Yazılar I: Şapkam Dolu Çiçekle ve Şiir Üzerine Yazılar (YKY 2000)

Antoloji Ve Çevirileri:

AntolojiLeri;

Mülkiyeli Şairler ve 100 Aşk Şiiri
Simone de Beauvoir’dan Sade’ı Yakmalı mı?

Çevirileri: Gustave Flaubert’den Gönül ki Yetişmekte (Duygusal Eğitim) ve Antoine de Saint-Exupéry’ den Küçük Prens (Tomris Uyar’la birlikte) başta olmak üzere, pek çok çeviri yaptı. Çeviri şiirleri ise -Yürek ki Paramparça, ve Çocukça- dergisi için yazdığı yazılar -Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi-

Temmuz 29, 2008 Yazan: metalkafa | Anti - Popüler Politika, Anti Popüler Politik, Biyografi, Deneme, Edebiyat, Günce, Kitaplık, Kültür & Sanat, Resim, Tarih, Öykü | | 1 Yorum

Asım Bezirci

Yazar, eleştirmen, sanat adamı Asım Bezirci 1928 yılında Erzincan’ da. Demiryolu işçisi bir babanın oğlu olarak Dünya’ ya gelen Asım Bezirci, ilkokulu Erzincan’ da bitirdi. 1939 depreminden dolayı ortaokulu Erzurum’ da yatılı olarak okudu. Bezirci, edebiyat serüvenine lise yıllarında başladı. Her insanın ileride neye yöneleceğine ilişkin, ilk ipuçları genellikle lise yıllarında ortaya çıkmaya başlarya Bezirci’ de de, her şeye eleştirel bakan ve eleştiren, ne olursa olsun onu olduğu gibi kabul etmeyen muhalif ve araştırmacı yanı, lise yıllarında öne çıkmaya başladı. Bu da onu edebiyat alanına daha da yakınlaştırdı ve okuma sevgisini büyüttü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi “Türk Dili ve Edebiyatı” Bölümü’ ne girmesinin nedeni de buydu zaten. Üniversite yıllarında, ülkemizin içinde bulunduğu siyasal durum, doğal olarak Bezirci’yide etkilemişti. Dünya’ da yaşanan devrimlerin etkisi hissediliyor, sosyalist düşünce tartışılıyordu. Asım Bezirci’ de Türkiye Sosyalist Partisi’ nin düşüncelerini benimsedi ve Gerçek Dergisi’ nde o süreçte yazıları çıkmaya başladı. Bu yazıları nedeniyle de birçok soruşturmaya maruz kaldı ve daha sonra tutuklandı. Altı ay tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldı. Bezirci’ yi bu kez işsizlik tutsak almıştı. Zorla bir ilaç fabrikasında kendisine iş bulmuş ve orada çalışmaya başlamıştı. Yaşadığı ekonomik zorluklar, onun edebiyat tutkusunun önüne hiçbir zaman geçmedi. Her fırsatta yazdı, araştırdı ve okudu. 6–7 Eylül olayları nedeniyle hakkında bir soruşturma daha açıldı ve tekrar tutuklanıp beş ay daha hapishaneye atıldı. 1957 yıllarından sonra tamamen edebiyat alanına giren yazar, daha ciddi eleştiriler, denemeler yazmaya başladı. 1960′ ta Dost; 1963′ te Otağ; 1968′ de Yeni Dergileri tarafından “En beğenilen eleştirmen” seçildi. Daha birçok yerde ödüller verildi Bezirci’ ye. Zamanla kendisi de edebiyat alanında üretimler vermeye başladı. Eleştirmen kimliği bu yıllarda ağır ağır kendini gösteriyordu. Bunun yanı sıra araştırmalarına da ağırlık veriyordu tabi ki. Bu yazıları çeşitli sol dergilerde yayımlandı. Aydın biyografileri üzerinde çalıştı. Eski işyerinden ayrılıp edebiyata yoğunlaşan Bezirci, tekrar ekonomik sıkıntılar çekmeye başlayınca Unilever’ de muhasebeci olarak çalışmaya başlayarak, iki işi birlikte yürüttü. Emekli oluncaya kadar da burada çalıştı. 1961′ de eserleri çeşitli yayınevlerince yayımlanmaya başladı. Sadece eleştirmenliğiyle değil, üretkenliğiyle de kendisinden söz ettirdi. Ve eleştirmen - yazar olarak anılmaya başladı.

Bu süreçte Fikret Arel, Halis Acarı imzalarıyla, sonraları da kendi adıyla: Yeni Ufuklar - Forum - Pazar Postası - Yelken - Dost - Ataç (kendi çıkardığı) - Yeni A - Gelecek - Dönem - Papirüs - May - Halkın Dostları - Soyut - Politika gibi gazete ve dergilerde yazılar yazıyordu. 1979′ da Türkiye Yazarlar Sendikası’ na üye oldu ve aynı yıl yönetime seçildi. Bir yıl sonra da tüm dehşetiyle 12 eylül geldi. Asım Bezirci, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Barış Derneği davalarında yargılanmaya başladı. Aynı zamanda çevirilerinden dolayı da başı dertteydi, A. Kadir’ le birlikte çevirdiği “Sosyalist Gözle Sanat Ve Toplum” ile “On Şair, On Şiir” adlı kitapları toplatıldı.

Ülkemizde yazarların ve aydınların gördüğü şiddetli baskı ve sansür politikası ile ülkenin gelişmesi istenmese de. Süreğen bir şekilde Asım Bezirci de bu şiddetli, hiddetli baskı politikasına boyun eğmedi. Her zaman mücadelesini sürdürdü. Tarih 2 Temmuz 1993′ ü gösterdiğinde yazar Pir Sultan Abdal’ ı araştırırken, onun dara çekildiği ilde kendisini de ateşin beklediğini bilmiyordu. Evet o kanlı katliamın olduğu madımak otelindeydi yazar. Kaderinin Pir Sultan’ la Sivas’ ta böylesine çakışacağı yazarın aklına gelmiş miydi bilinmez. Ama Bezirci, Pir Sultan’ ın yaşamını, kişiliğini, sanatını tüm yönleriyle araştırıp, üzerine tüm şiirlerini de yerleştirerek güzel bir eser ortaya çıkarmıştı. Bu çok emek verdiği etkinliğe katılmak üzere 1993 Temmuz’ unda Sivas’ a geldiğinde Pir Sultan’ı daha iyi nasıl anlatacağını düşünüyordu belki. Ancak ölüm orada kol geziyordu, hem de kalleşçesine, sinsice. 2 Temmuz’ un o kavurucu sıcağına otuz beş insanın madımakta diri diri yakıldığı, küllerinin bile katledilip, Madımak’a onlara tabut edildi. Madımak’ ın ateşi bir ülkenin yüreğini yaktı. Asım Bezirci ve onun kadar değerli birçok aydınlarını yitirdi yurt. Ruhuna kara bir leke daha yapıştı. Geriye tarifi imkansız bir acı kalacaktı yüreklerde…

Temmuz 28, 2008 Yazan: metalkafa | Anti - Popüler Politika, Anti Popüler Politik, Biyografi, Deneme, Edebiyat, Günce, Kitaplık, Kültür & Sanat, Tarih | | Yorum yapılmamış

Tristan Tzara’ya Öpücükler

Bu on paralık memleket için
Belleğimiz boşalıyor
Hatırı için bu alevin bu karın.

Tristan Tzara.

Sistemin yıkımı beynin yıkımıyla başlayacaktır.

Bu yazı yazıldığı andan itibaren sistemin bir ürünü bir parçası olacaktır.Düşünce ifade edildiği andan itibaren (sistem karşıtı bile olsa)sistem içinde pasifize edilmektedir çünkü o düşünce de bu sistem içinden çıkmaktadır.

O halde sözlü ve yazılı anlatımlara bir son vermek gerekiyor…

düşünce hapsedilmelidir!

Sistem denilen gerçeklik beynimizin ürünüdür.sistem içinde bize acı veren olay ve durumlar aslında beynimizin ihanetinden kaynaklanmaktadır.Örneğin gündelik hayatımızda bir sorunla karşılaştığımızda acı endişe duyarız bu duygulanımların kaynağı beyindir.mutlak mutluluk ve mutlak özgürlük için beynin zehiri içine hapsedilmelidir beynin zehiri düşüncedir.

Düşüncenin çok ileri ve güçlü olmasıyla çok geri ve zayıf olması arasında bir fark yoktur.Bir dahinin ve bir aptalın bu sistem içindeki yerleri aynıdır.İkiside bu sistemin işleyişini sağlayan çarklardır.En akıllıca düşünceler en aptalca düşünceler kadar zararlıdır çünkü düşünce özü itibariyle zararlıdır az veya çok olması sistemi etkilemiyor olması yeterlidir…

Karşıtların birliği sistemin itici gücü yaşam kaynağıdır.Bir aptal ve bir dahi bu iki zıtlık sistem için gerekli aptalca ve dahice düşünceler (ki bunların arasında sistemin yıkımıyla ilgili düşünceler de olabilir)bu sistemin sentez oluşturarak ilerlemesine devam etmesi için gereklidir.

O nedenle bilinç topyekûn yokedilmelidir.Bilincin yokedilmesi içinde düşünce üretiminin durdurulması gerekmektedir.düşüncelerin sözlü veya yazılı olarak ifade edilmesi durdurulmalıdır.Düşünce beynin içinde hapsedilmelidir yalnız bu durum bir otoritenin baskısı ve kontrolüyle değil kişinin kendi inisiyatifiyle gerçekleşmelidir.Birey kendi beynini yıkıma uğratarak hem sistemi yıkacaktır hemde bireylikten mutlak özgürlüğe ulaşan bir canlı(insan türü) olacaktır.Düşüncenin ifadesini kesintiye uğrattığımızda önce sessizlik olacaktır.Kelimeler anlamlarını yitirecek harfler ve sayılar otoritelerini kaybedecek ve nihayet tüm gereksiz bilgiler(bilimsel geleneksel dinsel hukuksal ekonomik) yok olacaktır…

sessizlik…

bu sürecin sonunda beynin düşünce üretimi körelecektir ve beyin de kendisini tasfiye edecektir.Beynin topyekûn ortadan kalkmasıyla kaos insan yaşamına hakim olacaktır.

sistemi yıkmak isteyenler

Düşünerek ne dünyayı nede kendi yaşamınızı kurtaramazsınız önce yazılarınızı sonra sesinizi ve en nihayet düşüncelerinizi susturun.En büyük tehlike suskunluktur

Artaud aklın ve bedenin yok edilmesi gerektiğine nietzsche ise fırtınayı fısıltılı sözlerin getireceğine inanıyordu sistem ikisini de içine alıp sindirdi kendi parçası yaptı.

Sistemin ulaşamadığı içine alamadığı tek yer delilerin dünyası susan ve sistematik düşünce üretemeyen deliler sistemin en büyük düşmanlarıdır.Deliler en aptal insan kadar bile işe yaramazlar karşıtların birliğinde onlara yer yoktur.Sistem onların dünyasına giremez çünkü delilerin dünyası kaosun hakimiyetindedir.

Bu yazı ve içerdiği düşünceler artık sistemin bir parçasıdır hatta sistemin bir ürünüdür.

bu yazının benim son yazım olmasını umuyorum.Düşünce üretimimi durdurmayı beynimi alt etmeyi ve beynimin zehirini içine akıtarak onu yıkıp mutlak özgürlüğe ulaşmam gerektiğini biliyorum.

bu da bilincimin bir oyunu düşünsel bir eylem planı

düşünerek düşünceyi yoketmeyi bilinçli birşekilde bilinçsizleşmeyi planlıyorum ve bu bir paradoks…

Öncelikle beynimin ürettiği düşünceleri ifade ederken dikkatli olmalıyım.Bu ifadeleri mutlak suretle sıfıra indirmeliyim ki ifade gücü kırılan bir beynin düşünce üretimide hantallaşacaktır.Fakat bu noktada aptallaşma tehlikesine karşı bir taktik uygulamak zorundayım bu taktik beyne karşı bir anti-düşünce taarruzudur.

tüm düşünce gücümü beynimin yıkımı için düşünce üretmek üzere bir noktaya odaklamalıyım bir süre sonra beynin işleyişi tam tersi yönde hareket etmeye başlayacaktır bir örnekle;

Beyin içinde çarklar olan mekanik bir makine olsun bir kolun çevrilmesiyle çarklar dönüyor ve makine işliyor bu çarkları döndüren kola düşünce deniyor.

Düşünceler güçlüyse kol hızlı dönecektir ve makine tam randıman verecektir.(dahilik)düşüncelerin güçsüzse makine yavaş işler ve tam randıman alınmaz(aptallık)biz bu iki seçeneği reddediyoruz bizim tercihimiz güçlü düşüncelerle kolu tam tersi yönde hareket ettirmek ve sonucunda dişlileri kırıp çarkları yerinden çıkarmak ve makinayı kullanılamaz duruma getirmek.

(delilik).

sonuç 1

öz gür!‘lük

Temmuz 27, 2008 Yazan: karakedigunlugu | Anti - Popüler Politika, Anti Popüler Politik, Deneme, Edebiyat, Felsefe, Günce, Kültür & Sanat, Öykü | | Yorum yapılmamış